Skip to content
Süreç

Işığı beklemek

Gün batımı öncesi bir kayalığın yanında beyaz elbiseli bir figürün sessiz sabrı

Genç fotoğrafçılara en sık söylediğim şu: altın saati kovalama. O kovalandıkça kaçar. Bir vadiden öbürüne koştuğunda, ışığı yakalamış gibi olursun ama aslında hiçbir yerde tam olamazsın. Işık senden hızlı değil; sen ondan sabırsızsın.

Ben bir sahneyi seçtikten sonra orada kalırım. Gerekiyorsa iki saat kalırım. Çoğu zaman çekim başlamadan önce mekâna yalnız giderim; bir kahve, bir not defteri, bazen hiçbir şey. Sadece orada otururum. Işığın o gün nereden döneceğini öğrenmek için.

Fotoğraf bir pozlama meselesi değildir. Bir varolma meselesidir.

Neden beklemek?

Işığın kendi bir ritmi var. Gündoğumunda yatay ve sıcak, sabah on birde yüksek ve sert, öğleden sonra yine alçalmaya başlıyor. “Altın saat” dediğimiz aralık aslında iki farklı pencere — sabah ve akşam. Ama bu pencerelerin içinde bile ışık sabit değil. Bazı dakikalarda bulut geçer ve birdenbire yumuşar, bazen tam ters, keskinleşir.

Doğru anı tahmin edebilirsin ama zorla yaratamazsın. Zorlarsan, çerçeven gerilir. Modelinin yüzünde “çabuk, ışık gidiyor” paniği okunur. O panik fotoğrafa da geçer.

Oturmak, beklemek, ışığa güvenmek — bu işin en az kamera tutmak kadar önemli yarısı.

Kapadokya’da bir akşam

Geçtiğimiz Eylül’de Love Valley’de bir çift çekimi vardı. Güneş batıdan gelecekti, hava açık görünüyordu, planımız net: yedide başla, sekize çeyrek kala bitir.

Altıya çeyrek kalaydı ki batıdan bulut gelmeye başladı. Önce tek sıra, sonra bir yorgan. Çift gergin. Genç erkek bana bakıyor, “ne yapacağız?” diye. Kız elbisesini düzeltiyor, sanki bir şey düzelecek.

“Oturalım biraz,” dedim. “Bu bulut geçer.”

Oturduk. Taşın üstünde, birkaç dakika. Ben bir şey çekmedim. Çift önce konuşmadı, sonra kendiliğinden konuşmaya başladılar — nasıl tanıştılar, kim kime önce ne dedi. Ben dinledim, arada bir gülümsedim. Makine omzumda asılıydı.

Altı kırk beş. Hâlâ bulut. Erkek saatine baktı. “Galiba olmayacak Merve abla.”

“On dakika daha,” dedim.

O on dakika

Yedide üç, bulut batı ucundan çatladı. Küçük bir yırtık. Güneş oradan içeri süzüldü, tam çiftin yüzüne. Ama çift artık sahneye değil, birbirine bakıyordu — çünkü yarım saat orada oturmuş, kendilerini unutmuşlardı.

Ben kaldırdım kamerayı ve beş dakika durmadan çektim. Sonra ışık gitti, bulut kapandı, gün bitti. O beş dakika bana o çekimin en iyi on beş karesini verdi. Galeriye gönderdiğim seçkinin yarısı oradan.

Eğer paniklese idik, eğer altı yirmide vazgeçip inseydik, kare benim değil başka bir fotoğrafçının olurdu. Ya da hiç olmazdı.

Sabır bir teknik değildir

Kitaplarda “sabır” bir teknik olarak geçmiyor. Çünkü teknik değil. Bir inanç. Işık gelir, çünkü her zaman geldi. Bulut çekilir, çünkü her zaman çekildi. Senin orada olman yeterli — gergin değil, hazır.

Hazır olmak başka bir şey. Kameran elinde, pozlaman kontrol edilmiş, modelin rahat. Ama elin deklanşörde değil. Gelmeden basmıyorsun.

Genç fotoğrafçıya notlar

Eğer sen de yolun başındaysan, şunları söylerdim:

Erken git. Çekimden en az bir saat önce sahne yerinde ol. Işığın ne yaptığını gözlemle. Nereden geliyor, nereye vuruyor, hangi yüzey yansıtıyor. Bir plan çizme — sadece tanı.

Müşterine panik bulaştırma. Sen gergin olursan o da gergin olur. “İyi gidiyor” de, “bekleyelim” de, “şuraya bakalım biraz” de. Ama asla “ışık gidiyor, çabuk” deme.

Kareyi zorla alma. Alamadıysan alamadın. Bir sonraki çekimde daha iyisi gelir. Zorla alınan kareler zaten müşterinin gözünden kaçmaz — yüzleri gerilmiştir.

Ve en önemlisi: ışığa güven. Gelir. Her zaman geldi. Sadece sen orada olmalısın.