Sabahın beşte kalkmak
Alarmı ayarlamıyorum. Beş buçuk civarı kendiliğinden uyanıyorum, kış yaz fark etmez. Vücudum bu saati çoktan ezberledi; penceremden vadiye bakınca gökyüzü henüz mavi değil, indigo rengi — mor ile siyah arasında, adı konmamış bir ton.
Yatağın ucunda iki dakika oturuyorum. Acele etmek doğru değil, bir şey bozulur. Ayaklarımı yere basıp sessizce odaya alışıyorum. Dışarıda taş soğuk, içeride henüz ılık.
Çay, çanta, kapı
Mutfakta su ısıtıyorum. Rize, bardakta değil, küçük cam demlikte. Demli olsun istiyorum, çünkü sahada ikinci bir bardak olmayacak. Çaydan önce yüzümü soğuk suyla yıkıyorum; gözlerin tam uyanması için bu gerekli.
Çantayı bir gece önceden hazırlamışımdır: gövde, iki lens, yedek pil, bir paket mendil, termosta çay. Bunu sabah düşünmek istemem. Sabah sadece yürünecek.
Kapıyı kapatırken evi sessiz tutuyorum. Göreme uyuyor, çoğu ev henüz karanlık. Yalnız fırıncı uyanık; taze ekmek kokusu sokağa düşüyor, bu kokuyu çektiğim fotoğraflara hiç katamadım — ama her sabah orada.
Vadi yolu
Arabayla on iki dakika. Yol dar, virajlı, ıssız. Radyoyu kapatıyorum; bu saatte ne haber ne müzik, sessizlik en iyisi. Farların altında tavşanlar geçiyor bazen, bir defa tilki gördüm.
Vadiye doğru yaklaşınca gökyüzü artık indigo değil, gri-pembe. Balonların kalkacağı alan henüz boş. Ekipler geliyor, sepetler yere serili duruyor, geniş nefes alıp içeri girmiş bir ayı gibi. Sessiz bir telaş var — telefonlar, yelek renkleri, cızırtılı telsizler.
Ben bu ana en çok bayılıyorum. Motorlar henüz yanmamış. Kimse bağırmıyor. Sadece hazırlık. Bir adam yerde çömelmiş brülörü kontrol ediyor, yanındaki kadın elinde termosla çayını üflüyor. Bu kare çekilmez; çekilmemeli de. Sadece durup bakmak için.
İlk alev
Sonra ilk brülör yanıyor. O ses — hhhhvvvuuum — balon sessizliğini parçalıyor. Turuncu alev yükseliyor ve balon iç dokusu aniden aydınlanıyor, içinden bir fener gibi.
Müşterimi burada bekliyorum. Henüz gelmiş, biraz gergin, çok erken uyanmış. Onu alıp sessiz bir köşeye götürüyorum; saçına dokunmuyorum, kıyafetini düzeltmiyorum. Bırakıyorum sabaha alışsın.
İlk on dakika hiçbir şey söylemem. Sadece çekerim. Asıl kareler, onun vücudu bu soğuğa, bu sese, bu ışığa alıştıktan sonra geliyor. O gevşediği an — işte o kare benim.
Güneş
Güneş ufuktan doğarken beş bin metrelik şu bıçak gibi ışık vadiye inip her şeyi boyuyor. Balonlar artık yukarıda. Müşterim saçlarını savuruyor. Ben pozlamayı kilitlemişim, artık sadece anı seçiyorum.
Sabahın beşte kalkmak — bu işin en zor kısmı değil. En zor kısmı beş buçukta o yatağın ucunda iki dakika oturmak, acele etmemek. Çünkü o iki dakikayı doğru yaşamazsan, gün sana bir şey vermiyor. Ben yıllarda bunu öğrendim.
Geri dönüş yolu sessiz. Güneş artık yüksek. Telefon çalmaya başlıyor. Ama sabah benim; o pencerede, tek başına, balonların yanmasından önceki o an.